SON DAKİKA HABER

ANADOLU-PASİFİK RADYO NESE FM

Medyanin Halleri



PAZARTESİ KONUŞMALARI 08.03.2010
Neşe Düzel

BİRİNCİ BÖLÜM

Askeri eleştiremiyorduk ama siyasilerle kavga ediyorduk. Basın öyle güçlendi ki, hükümet pazarlıkları yaptı. Bakan atadı. O dönemde basın askerle ittifak kurmuştu.

Bu Ülkede Basın Hükümet de Kurdu

Erol Bey, Asil Nadir’e, “Beni de satın al. Ama benim fiyatım 12 sıfırlı” dedi. Sonra Başbakan’a döndü, “Sen de aracılık yap. Seçime gidiyorsun. Para lazım olur” dedi.ATV‘ye bantlar geliyordu. Ve Ali Kırca ekrana çıkıyor, birdenbire ses tonunu değiştiriyordu. Ekrandan saçma sapan yazılar akıyordu. Ben bunlara karşıydım.

NEDEN: DİNÇ BİLGİN
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gazete patronlarına seslenerek, ‘yazarlarına karışmalarını, gerekirse işlerine son vermelerini’ istemesi her kesimde şaşkınlıkla ve tepkiyle karşılandı. Hem demokrasi istediğini söyleyip hem de yazarların emirle yazı yazabileceğini düşünmesi Başbakan’la ilgili kuşku uyandıran bir çelişkiydi doğrusu. Bu çelişki, aynı zamanda, siyasetçigazete patronu ilişkilerinin bu ülkede nasıl olduğuna, kapalı kapılar ardında neler yaşandığına dair de soru işaretleri yarattı.
Bu ilişkileri çok iyi bilen, bizzat yaşayan ve yapılan hataları görüp değerlendirecek bir olgunluğa erişen Dinç Bilgin’e medyanın bu ülkedeki güç odaklarıyla ilişkilerini sorduk.
Medya patronlarıyla siyasetçilerin, generallerin ilişkilerini, medya patronlarının aslında kimlerden çekindiğini, çekinmelerinin nedenlerini, 28 Şubat’ta medyanın rolünü, gazetelere yapılan servisleri, Türkiye’de medyanın gücünü, hükümetlerle iş ilişkilerini, Türkiye’de gazeteciliğin değişip değişmediğini, önümüzdeki dönemin gazetelerinin nasıl gazeteler olacağını, kendisinin nasıl bir gazete çıkaracağını, medya patronlarının genel yayın yönetmenleriyle ilişkilerini, bir patronun hangi şartlarda gazetesinin genel yayın yönetmenini ve yazarlarını değiştirdiğini konuştuk.
Bütün bunları, Sabah Grubu’nun patronu olduğu dönemde bizzat yaşadığı olaylardan örnekler aktararak anlattı Dinç Bilgin. 

NEŞE DÜZEL: Başbakan geçenlerde gazete patronlarına seslenen tuhaf bir konuşma yaptı. Gazete patronlarına, yazarlarına neler yazmaları gerektiğini söylemelerini, laf dinlemeyenleri de işten atmalarını öğütledi. Başbakanlarla gazete patronlarının ilişkileri nasıldır? Erdoğan’ın açıkça yaptığı bu tür yönlendirmeleri yapar mı bizde hep başbakanlar?

DİNÇ BİLGİN:Türkiye’deki bütün başbakanların, gazetelerden, gazete sahiplerinden ve gazete yazarlarından şikâyetleri olmuştur. Bu şikâyetler, yönlendirmeler yeni değil. Yeni olan, şimdiki başbakanın çok daha açık sözlü olması. Şikâyetini açıkça söylüyor. Gazete sahiplerini dükkân sahibine, yazarları da tezgâhtara benzetmesi biraz ağır kaçıyor ama pek de haksız değil. Maalesef bu sözlerinde gerçek payı var.

Siz Sabah’ın patronuyken, başbakanlarla yazarlar konusunda görüştünüz mü hiç?

Hayır. Sadece rahmetli Özal, Güngör Mengi’yi sevmezdi. Bunu ima ederdi, böyle bir takıntısı vardı. Ama Turgut Bey bana hiçbir zaman Güngör Mengi’ye yazı yazdırma diye bir şey söylemedi.

Ya Demirel? O kimi sevmezdi?

En usta politikacı o olduğu için, sevmediğini belli etmezdi. Size bir anekdot anlatayım. Eskiden gazete patronlarının en büyük problemi kâğıt ithalatıydı. Hükümetler, ara sıra kâğıda fon koyarlar, gümrük vergilerini yükseltirlerdi. Bu yüzden Gazete Sahipleri Sendikası olarak bizler de sık sık başbakanlarla konuşmaya Ankara’ya giderdik. Bir defasında, Aydın Doğan sendika başkanı, ben de yardımcısı olarak, gene Ankara’ya gittik. Ben bir şeyi tuttururum ve devamlı söylerim.

O dönemde ne söylüyordunuz?

O sırada da, “Gazete sahipleri başbakanlarla memleket meselelerini konuşabilirler ama asla akçeli işler konuşmamalılar” diye bir laf tutturmuştum. O ziyarette, bunu Süleyman Bey’e de söyledim.

Demirel ne cevap verdi?

Sırtıma şöyle bir vurdu, “Dinç, akçeli konularda müzakere etmek için sen bu kapıdan daha çoook gireceksin” dedi. Haklı da çıktı. Ben sadece gazete sahibi olarak kalamadım. Gazetecilik dışında işlere de girdim. Oysa, “gazete sahipleri başbakanlarla akçeli işler konuşmamalılar” diyebilmek için benim siyasetçi karşısında güçlü olmam ve sadece gazetecilik yapmam lazımdı.

“Başbakanlar uyarmadı” dediniz. Yazarlar konusunda sizi uyaran siyasetçiler oldu mu?

Hayır. Siyasiler bize değil, biz siyasilere karşı babalanıyorduk, onlarla ters düşebiliyorduk. Devlete ise asla karşı gelemiyorduk.

Niye?

Gazetecilik dışında bir işiniz yoksa hükümetleri rahatça eleştirebilirdiniz, onlarla kavga da edebilirdiniz. Ama asker ağırlıklı bürokrasiyi eleştirmek kolay iş değildi. Mesela Hıncal orduevleriyle ilgili bir şey yazdığında Genelkurmay’dan telefon gelirdi ama... Siyasetçilerle ilgili bir şey yazıldığında onlardan bir uyarı gelmezdi. Basına karışmak istemediklerinden değil, karışacak güçleri olmadığından bu böyleydi. Hatta benim o günlerde, asker, yargı ve basından oluşan ‘üç ayaklı güç dengesi’ diye bir teorim vardı. Ülkede gerçek güçler bunlardı. Hükümetler ise öyle arada oyun oynayan unsurlardı.

Sistem gerçekten böyle mi çalışıyordu?

Basın mali olarak güçlenince, sistem böyle oldu. Şöyle anlatayım. 1960’lara kadar basının en büyük geliri kamudan gelen resmî ilanlardı. Daha sonra ortaya büyük tirajlı gazeteler çıktı. Türkiye ekonomisi büyüdükçe gazetelerin özel ilanları arttı ve basın, hükümetlerin etkisinden kurtuldu. Böylece basın, ‘büyük basın’ oldu. Demokratik bir ülkede olması gerekenden çok daha güçlü bir yere oturdu. Neredeyse dördüncü güç olup, hükümet devirecek, bakan değiştirecek güce ulaştı.

Basın hükümet de kurdu değil mi?

Evet, bakan tayin etti. Bir ara basın o kadar güçlü hale geldi ki, kimin hükümete gireceği kimin girmeyeceği pazarlıklarını yapar oldu.

Basın başbakan tayin etti mi hiç?

28 Şubat’a bakarsanız, sonuçta o da oldu. Hürriyet Grubu ile bizim Sabah Grubu arasında büyük rekabet vardı. Promosyon kavgası yaşanıyordu. Tencereler, ansiklopediler dağıtılıyordu. Onların tenceresi, bizim tencere, onların televizyonu bizim televizyon derken onların başbakanı bizim başbakana kadar vardı iş. Hürriyet Mesut Yılmaz’a, biz Tansu Çiller’e destek verdik.

Kim kazandı?

Sonuçta onlar kazandı. Ama o arada da basında büyük bir çürüme başladı. Basındaki bozulma kontrol edilemez hal almıştı.

28 Şubat darbesiyle Mesut Yılmaz başbakan oldu. 28 Şubat’ı Sabah Grubu da destekledi. Basındaki çürümeyi niye durdurmadınız? Yoksa farkında mı değildiniz?

Farkında olmamak mümkün değildi. Ama bir yanda konformizm, bir yanda gücün şehveti vardı. Medya o dönemde, bu ülkede hiç olmadığı kadar güçlü oldu. Hem asker güçlendi, hem medya. Hükümetler ise çok zayıftı. Medya o dönemde askerle ve yargıyla ittifak yaptı. Bu ittifak, hükümetler karşısında basına sahip olmaması gereken bir gücü verdi. Şu da var tabii... Bugün görüyoruz ki, manipülasyonlar da doğrusu ustaca yapılmış. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül gibi 28 Şubat da bir darbe süreciydi. Bir de o sırada farklı bir dünyada yaşıyorduk. İslami akımlara son derece ters bakıyorduk.

Sabah Grubu’ndaki tek tek yazarların karşı çıktığı gibi Türkiye’de medya 28 Şubat darbesine karşı çıkamaz mıydı? 28 Şubat döneminde siz patrondunuz. Medya karşı çıksaydı, bu ülkede darbe yapılabilir miydi?

Medya 28 Şubat’ta karşı çıkabilirdi ama çok zordu bu. Başına 50 tane bela gelebilirdi. Tehditler vardı. Siyasi cinayetleri biliyorsunuz. ATV’ye bantlar geliyordu. Bizim Ali Kırca ekrana çıkıyor, birden ses tonunu değiştiriyordu. Ve fonda saçma sapan yazılar ekrandan akıyordu. Ben bunlara şiddetle karşıydım ve karşı olduğumu da söylüyordum, bunun kavgasını yapıyordum ama... Bir süre sonra gazete sahibi olarak, Sabah Grubu’nun bir numarası olarak benim de pek fazla gücüm olmamaya başladı. Gücümü kaybettim, sözüm geçmemeye başladı. Bir başka güç odağı geldi gazeteye hâkim oldu sanki. Ayrıca...

Evet...

İzmir’de Yeni Asır son derece demokrat, liberal ve Batılı bir gazeteydi. Ben, Sabah’ı İstanbul’a tepeden inme empoze ettim. Sabah’ı çıkaran ekibin çoğu sol gelenekten geliyordu. O tarihte bizim Türkiye’deki sol gelenek de daha çok devletçi, ulusalcı, yabancı düşmanıydı.

Siz hangi görüşteydiniz?

Ben ise Özal’a hayrandım. Ben kendimi demokrat farz ediyordum. Başka bir gazete yapmak, ülkenin yükselen değerlerine destek olmak istiyordum. Ama İstanbul’da bulduğum kadro buydu. Bazı arkadaşları ikna ettim ama... Benim İzmir’den getirdiğim demokrat liberal genler onlarda yoktu. Maalesef 28 Şubat döneminde eski hastalıkları uyandı. Şimdi bunları söyleyip bütün kabahati onlara yüklüyor değilim. Ben sütten çıkmış ak kaşık değilim... Zaman içinde çok değiştim tabii. Şimdi eskisine göre çok daha demokratım. Eskiden kendimi demokrat farz ediyordum.

Askerî vesayete karşı çıkmadan, 28 Şubat’a karşı durmadan kendinizi nasıl demokrat farz edebiliyordunuz?

O tarihte norm oydu. Askere karşı çıkılmıyordu ve karşı çıkmak düşünülmüyordu bile. Türkiye’de birçok milat vardır. Bu milatlardan biri de Taraf’ın yayın hayatına başlamasıdır. Taraf Türkiye’de pek çok şeyi değiştirdi. Mesela Türkiye’nin insaf ölçülerini değiştirdi. Bugün Taraf ’ta Nabi Yağcı’yı zevkle okuyorsunuz. Adam, komünist olarak yıllarca Türkiye’nin en mahsurlu adamı sayılmış. Basının da katkısıyla, değerlerini yazık etmiş bir ülke burası. Bu, beni üzüyor şimdi.

Askerlerden size hiç yazarlarla ilgili uyarı geldi mi?

Evet geldi. Türkiye 28 Şubat sürecinde çok sevimsiz günler geçirdi. Çevik Bir’le yardımcısı Erol Özkasnak’ın Genelkurmay davetleri başladı. Ben birkaçına gittim. Bir defasında Erol Özkasnak’ın elinde ‘Dinç basını’ diye bir liste vardı. Bu listede yazarları klasifiye edip değerlendirmişti.

Sizden beğenmedikleri yazarları atmanızı mı istediler?

O kadar açık söylemediler ama... O tarihte Sabah Grubu’nda en çok kızdıkları yazar Çetin Altan’dı. Bunlar, yazarların yazılarını kesip, üst kademede dolaşıma sokuyorlardı. Bu yazıların altına, yanına çıktılar yapıp, “Bu yazar şunu yazıyor, böyle demek istiyor” diye notlar düşüyorlardı. Hatta ben, “Siz gazeteyi böyle mi okursunuz? Gazete böyle okunmaz ki. Gazete şöyle arkanıza yaslanıp keyifle okunan bir şeydir” dedim.

O dönemde generallerle ilişkileriniz nasıldı?

Öyle tanışıklıklarım yoktu. Çünkü ben öyle Ankara’ya gidip gelen bir gazete sahibi değildim. Genelkurmay’dan bize “şu tarihte gel” diye davetler oldu. Böyle dörtbeş defa bazen genel yayın müdürüyle, bazen oğlumla, bazen de tek başıma Genelkurmay’a gittim.

Yayın politikalarınızdan dolayı hiç size karışmak istedikleri oldu mu?

Şurası açık. Basını etkileme niyetleri elbette vardı. Ama ne istediklerini açıkça belirtmiyorlardı da, nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadıklarını söylüyorlardı. Bu arada güzel bir yemek yedirip bizi gönderiyorlardı. Kafalarına taktıkları şey irtica ve bölünme tehdidiydi. Bir de itiraf etmeliyim, benim o tarihte anlayışım biraz kıttı. Genelkurmay’a gittiğimizde, onlara, “Askerlerin askerî konularda konuşmaları lazım. Siyasete katılmamaları lazım” diye abuk sabuk laflar da ediyordum.

Generallerden sert sözler duydunuz mu?

Hayır, kibardılar. Tek duyduğum sert şey, 12 Eylül’de oldu. 12 Eylül sonrasında, gazete sahipleri olarak Çankaya’ya Evren Paşa’nın huzuruna çağırıldık. Konsey üyeleri de oradaydı. Kara Kuvvetleri paşasıyla, Jandarma paşası, rahmetli Nadir Nadi’yi çok fena haşladılar herkesin önünde. Dehşete düşmüştüm. Yaşlı adama, tehditvârî çok sert laflar ettiler. Zaten hemen sonra da Cumhuriyet’i kapattılar.

Peki, gazetenizin yöneticileri, generallerden sert sözler ve uyarılar duydular mı?

Yazarlarla ilgili mutlaka uyarılar gelmiştir ama gazete yöneticilerine sert sözler edildiğini zannetmiyorum. Doğrusu şu ki, Sabah, onlara ters gelen bir yayın yapacak bir gazete değildi. Andıç sırasında Türkiye’de değildim. Cengiz Çandar bir yazıyla cevap vermek istemiş. İşin başındaki kişi yazısını koymamış. Cengiz benim şahsi dostumdu. Bu çok çok üzüldüğüm bir şeydir. Biz maalesef o tarihlerde örnek olabilecek bir demokrasi mücadelesi vermedik. Tam tersine davrandık.

Siyasetçilerden hiç tehdit aldınız mı?

Hayır. Gazete dışında işi olmayan medya, siyasetçilerden çekinmezdi. Sadece askerî bürokrasiden çekinirdi. Şimdi ise hem askerden hem de siyasetçiden çekiniyorlar. Çünkü tek parti iktidarı nedeniyle şimdi siyasetçiler bir miktar daha güçlü. Benim uzun yıllar gazete dışında bir işim yoktu. Dolayısıyla ben siyasetçilerden çekinmezdim. Ama büyük sanayi ve mali şirketleri olan medya patronları siyasetçilerden mutlaka çekinirlerdi.

Bir başbakan gazete patronuna kızdığında onu cezalandırabilir mi?

Tabii. Gene bir anekdotla cevap vereyim. Erol Simavi Hürriyet’in sahibiydi. Turgut Bey tarafından İstanbul’da orduevine davet edildik. Sohbet iyi başladı ama sonra üçüncü gazete sahibi olarak Asil Nadir de geldi. O gelince tuhaf bir hava oldu. Erol Bey’le Asil Nadir arasında, Turgut Bey’le Semra Hanım’ın önünde bir atışma başladı. Ben, Erol Bey’in yanında oturuyordum. Onu biraz tahrik ettim ama sonra ben de korktum ve sesimi kestim.

Niye korktunuz?

Erol Bey biraz içkiliydi ve Asil Nadir’in basındaki büyük transferlerinden bahsediyordu. Ona, Hürriyet’i kastederek, “Beni de al. Ama benim fiyatım 12 sıfırlı” dedi. Sonra Başbakan’a döndü, “Sen de aracılık yap. Yakında seçime gidiyorsun. Sana para lazım olur” dedi.

Turgut Bey’e “Sen de komisyonunu al” diyor...

Ben korktum. Erol Bey’i asansöre çektim. “Bizi burada tutuklayacaklar” dedim. Turgut Bey hiçbir şey söylemedi ve neyse gece bitti ve biz beraber çıktık. Ertesi sabah benim gene Erol Simavi’yle işim vardı. Cenajans’ta Nail Keçeli’nin bürosunda buluştuk. Tam konuşmaya başlayacağız, saat dokuzu çeyrek geçe sekreterim aradı. “Başbakan sizinle konuşmak istiyor” dedi. Turgut Bey, “Dinç neydi o halin. Neydi o terbiyesizlik” dedi ve ben Sayın Başbakanım diye araya girdikçe bana da bağırmaya başladı ve Erol Bey’e demediğini bırakmadı.

Sonra ne oldu?

Aradan 20-25 dakika geçti ki, gazeteden telefonla haber verdiler. Kâğıt ithaline yüzde 10 fon konulmuş. Böyle bir ceza vermişti Turgut Bey. Ben ona bayılırdım. Çok tontondu. Hiddetini de şiddetini de severdim. Şimdiki başbakanda da o hali seziyorum. Sinirlenebiliyor. Onun da insanı reaksiyonları var. Süleyman Bey, kızıyor mu kızmıyor mu belli değildi.

Sizin siyasetçiye bakışınız nasıldı o dönemde?

Bir defasında, “Tiyatronun sahibi biziz. Siz sonuçta aktörlersiniz. Siz, gelir ve gidersiniz” gibisinden küstah laflar ettiğimi hatırlıyorum.

Bunu kime söylediniz ve ne cevap aldınız?

Mesut Yılmaz’a söylemiştim. Sonra da hesabımı gördüler zaten.

Medya, gelişmiş dünyada bizdeki gibi midir?

Medya orada da çok büyük güç, ama onlar, güçlü oldukları kadar da kamuoyuna karşı sorumlular. Batı’daki gazete sahiplerinin, ellerindeki gücü kötüye kullanmak akıllarından geçmiyor. Ayrıca onlar medya dışında bir iş de yapmıyorlar. Sadece medya işi yapıyorlar. Yoksa, başka işe karıştıklarında onlarda da bozulma, çürüme başlıyor. Mesela medya patronu Murdock... Medya dışında iş yapmasa da kötü bir örnek oluşturuyor. Çünkü dünya çapında, değişik ülkelerde ve farklı rejimlerde medya yatırımları yapıyor ve oralardaki hükümetlerle iyi geçinmek zorunda kalıyor.

Türkiye’de bir gazete, sadece gazetecilik yaparak ayakta kalabilir mi?

Kalabilir. Bizim aile, gazeteciliğin dışında hiçbir iş yapmamıştı. Ben Yeni Asır’dan çok iyi paralar kazandım. O paralarla İstanbul’a gelip Sabah’ı çıkardım. Sadece gazetecilik yaparak Türkiye’nin en fazla vergi veren ilk elli şirketi arasına girdi Sabah. Ama 1995’ten sonra Türkiye’de neredeyse bir ganimet paylaşımı yaşanmaya başladı.

Tam ne yaşandı?

Diyelim ki enerji dağıtım ihalesi verilecek. Birini İhlas, birini Erol Aksoy’un Show TV’si, birini de bir başka medya kuruluşu alıyordu. Türkiye’de durum böyle garip bir hale gelmişti. Bizim gazetenin yöneticileri, o paylaşımdan pay almamaktan rahatsızlardı. Habire, “Patron şu işi yapalım, bu işi yapalım” diyorlardı. Ben epey direndim. 1995-97 yıllardı arasında ekonominin şekli değişti ve her medya kuruluşunun bir tane bankası oldu.

Sonuç ne oldu?

Sabah’ın hükümetlerle parasal ilişkilere girme hikâyesi işte o dönemde başladı. Banka sahibi olduğunuz zaman ister istemez parasal ilişkileriniz oluyor ve özgürlüğünüz kalmıyor. Zaten bizde de gazetecilik öyle bitti.

Sabah'ta gazetecilik nasıl bitti?

Banka satın alındıktan sonra dengeli
yayın yapma özeni başladı ve bu da gazeteciliği bitirdi. Sabah, ondan sonra bir türlü eski Sabah olamadı. Çünkü Hazine bürokrasisinden, Maliye Bakanı’ndan, Güneş Taner’den, kısacası siyasetçilerden çekinir oldu. Bugün Türk basınının yaşadığı felaketlerden biri de budur. Taraf ’ın diğer gazetelerden farkı da bu noktadadır.

Farkı Nedir?

Öbür gazeteler hep denge kollamak ve özen göstermek zorundalar. Bu, gazeteciliği bitiriyor. Mesela nükleer
enerjiye ya da kömüre, ya da baz istasyonlarına yatırım yapılacak. Basında taraflar hemen belli oluyor. Gazetelerde bu konuda ne tür haberler çıkacağı önceden tahmin ediliyor. Sonra zaten görülüyor. Baz istasyonu kimine göre kanser yapıyor, kimine göre de çok iyi bir şey oluyor.

Çünkü gazetelerin patronları o ihalelere giriyor, değil mi?

Evet. Patronlar, gazetecilere, nükleer
enerjiyi savunun demiyorlar ama gazetecilerde de maalesef patronun işinin lehinde yazmak gibi bir refleks oluştu. Gerçi aleyhte yazdığında, o gazetecinin başına iyi bir şeyler gelmeyeceğini de kestirilebiliyor insan ama... Sonuçta, gazetecinin gazeteciliği, kendini frenlemeye başladığı anda bitiyor. Sabah’ta gazetecilik, benim verdiğim hatalı karar yüzünden böyle geri gitmeye ve çökmeye başladı işte.

Medya açısından Türkiye’deki tek güç
asker ve siyasetçi değil. Büyük şirketler de bir güç. Gazeteler onlara karşı da bağımsız olmak zorundalar. Büyük sermayenin ilan ambargolarına rağmen bir gazete para kazanabilir mi, ayakta kalabilir mi?

Kalabilir. Önümüzdeki dönemde işi sadece gazetecilik olan
yeni teşebbüsler ortaya çıkacak ve bu gazeteler para kazanacak. Çünkü Türkiye’de medya işi artık böyle gitmez. Taraf, Türkiye’yi değiştirdi. Müthiş bir şey yaptı ve tek başına kaldıraç oldu. Ciddi söylüyorum. Türkiye, Taraf ’a çok şey borçlu. Türk ordusu da Taraf’a çok şey borçlu.

Ne Borçlu?

Taraf’ın
yayınları sayesinde o da kendisine bakacak ve Türk ordusu da değişecek. O da mutlaka 21. yüzyılın ordusu olacak. İleri teknoloji kullanan, gönüllü ve profesyonel bir ordu olacak. 19. yüzyılın, Napolyon’un başlattığı yığınların ordusu olmayı bırakacak. Böyle gönüllü profesyonel bir ordunun içinden askerî düşünürler çıkacak. Şimdi çıkmıyor, çünkü çıkması için askerlikten gerçekten zevk almaları lazım.

Medya-siyasetçi ilişkisine dönersek... Medya sahibi olarak siyasetçilerden gerçekten hiç çekinmediniz mi?

Banka satın alıncaya kadar hayır. Banka sahibi olduktan sonra, son dönemlerde bırakın çekinmeyi, onlara yakın olmayı da denedim ama pek beceremedim. Aslında şimdi iyi bir devir var. Başbakan açık sözlü ve gazete sahiplerine pek yüz vermiyor. Hakkını vermek lazım, utanılacak ilişkiler içine girmiyor. Eskiden Maliye’de, bir devlet dairesinde işi olan basın başbakana gidiyordu ve işini patır patır yaptırıyordu. Yine eskiden
telefonu çeviren başbakana ulaşabiliyordu. Şimdikine ulaşamıyorlar. Bir başbakanın böyle olması lazım.

Bugünkü başbakanın da çok yakın olduğu bazı gazetelerden söz ediliyor. Sizce Başbakan onların da mı
telefonuna çıkmıyor, onlarla da mı aynı mesafeli ilişkiyi götürüyor?

Onu bilemiyorum ama eski tür medya ilişkileri sürseydi, bugün Türkiye’de ne Ergenekon ne de Balyoz soruşturmaları yapılabilirdi. Basının bir kısmı Ergenekon’u ve diğer korkunç olayları yok saydı ama geri kalan kısmı da olan biteni yazdı çizdi. Taraf kadar yazmadılarsa da yazdılar. O açıdan bugün geçmişten farklı olarak çok sesli bir basın var. Mehmet Barlas doğru söylüyor. 28 Şubat’ta gazeteler ortak başlıklarla çıkıyordu. Çünkü aynı yerden besleniyorlardı, haberler aynı kaynaklardan geliyordu. Söz gelimi, Aczmendilerle ilgili haberi, bize, Hürriyet ’e, Milliyet’e, ATV ’ye, Star televizyonuna aynı yerden servis yaparlardı.

Generallerden çekinir miydiniz?

Türkiye’de siyasetin bir kısmı orduya aktarılmıştı. Kimin tüm, kor ya da orgeneral olacağını gazetede haber yapan, Türkiye’den başka bir ülke yoktur dünyada. Bizde yapılıyordu, çünkü generallik onlara, yaptıkları işle mütenasip olmayan bir güç sağlıyordu. Genelkurmay başkanı darbe yapıp ülkenin başına geliyordu ya da ‘sözde’ demokratik yoldan cumhurbaşkanı oluyordu. Dolayısıyla generallik mevkii çok önemliydi ve onlardan yana olmak, onlarla birlikte görünmek, onlarla ittifak yapmak, bazı insanlar için kendilerine güç aktarmak demekti. Mesela medya patronu olarak en son Hilmi Özkök’ün Genelkurmay’daki resepsiyonuna katılmıştım. Davetten çıkışta kapıda Sinan Aygün, davetlilere torba içinde ulusalcı posterler dağıtıyordu.

Başbakanlar basın patronlarından çekinir mi?

Çekinirler elbette. Ama şimdikinin çekinmediği belli. Bu da benim çok hoşuma gidiyor. Bugün Türkiye, Gümrük Birliği’ne dahil. Kâğıt fiyatları üzerinde hükümetin kontrolü yok. Artık basının girdisine kimse karışmıyor.

Gelirine karışılıyor mu?

Basının gelir kaynakları üzerinde de hükümetin bir ipoteği yok. Çünkü eskiden KİT’ler vardı. Onların basına vereceği reklam önemliydi. Şimdi özel sektör çok büyüdü. Bu yüzden, eğer basın dışında bir iş yapmıyorlarsa, basın patronlarının bugün hükümetle doğrudan iş ilişkisi içinde olmaları ve ondan talepte bulunmaları bana saçma geliyor. Bugün basın bağımsız olma imkânlarına sahip. Ama basın, kendi patronlarından nasıl bağımsız olacak diye sorarsanız...

Evet, basın kendi patronlarından nasıl bağımsız olacak? Ya da olabilecek mi?

Olabilir. Bir gazetenin patrondan bağımsız olabilmesi için başarılı olması ve iyi satması lazım. Yani gazetenin gazete gibi çıkması lazım.

Sizin yazarlarla ilişkileriniz nasıldı?

Çok samimi söyleyeyim. Yeni Asır ’da da, Sabah’ta da, nasıl yazması lazım geldiğine dair hiç kimseye bir müdahalede, bir tarifte bulunmadım. Yazdıklarını ertesi sabah okurdum. Bu da benim babamdan gördüğüm bir şeydi. Yazara karışılmaması lazım. Adam tarifle yazı yazamaz.

Tarifle köşe yazısı yazılmaz da, peki gazetelerde tarif üzerine manşet haber yazdırılmaz mı?

Maalesef haber de, manşet de yazdırılır. Bazen genel yayın yönetmenleri patronlara sormadan yaparlar bunu. Yalnız Başbakan’ın farkında olmadığı bir şey var. Aydın Doğan istese de yazarlarını kontrol edemez. Bir sürü yazar var, hangisini kontrol edecek. Birini kontrol etse, öbürü çakacak. Birini kontrol etti diyelim, Melih çakacak. Yazar sayısı o kadar arttı ki, onları kontrol etmek artık mümkün değil.

Yazarlar patronlardan çekinir mi?

Herhalde çekinir.

Patronlar, yazarları yönlendirir mi?

Medya işi dediğiniz, sürekli etkileşim işi. Herkes birbirini etkiler ve yönlendirir.

Peki patronlar genel yayın yönetmenlerini yönlendirir mi?

Tabii... Patron, birlikte uyumlu çalışabileceği birini genel yayın yönetmenliğine getirir.

Gazetenin politikasına kim karar verir? Patron mu genel yayın yönetmeni mi?

Genel yayın müdürü patrondan daha zeki ve akıllıysa, genel yayın müdürü karar verir. Patron daha zekiyse, kendisi karar verir.

Sizin genel yayın yönetmeninizle ilişkiniz nasıldı?

Zafer Mutlu Sabah başarılı olduğunda çok iyi, başarısız olduğunda çok kötü işler yaptı. Benden farklı değildi yani. Ben iyi yaptığım zaman o da iyi yaptı. Ben kötü yaptığımda o da kötü yaptı. Şunu söyleyeyim. Ülkedeki güç dengelerinden ilk önce gazetelerin Ankara büroları etkilenir. Mesela Uzanlar... Gazetenin Ankara’daki yöneticileri, Uzanları Türkiye’de darbe olacağına inandırmışlardı ve o da, o güce oynadı.

Asıl görevi istihbaratçılık olan bazı kişilerin gazeteci kılığında gazetelerde çalıştıklarını biliyoruz. Patronlar bunların istihbaratçı olduklarını bilirler mi?

Tahmin ederler. O zamanlar böyle şeyleri görmezlikten gelmek işimize gelirdi. Çünkü ileride o kurumlarla ilişkide, o gazeteci işine yarar diye düşünür patron. Bu da medyanın ayıplarından biridir tabii.

Bir patron genel yayın yönetmenini hangi şartlarda değiştirir?

Benim bu konuda deneyimim yok, ben hep çok uzun süre aynı genel yayın müdürüyle, yani Zafer’le çalıştım ama... Bir patron, gazete çok kötü giderse, tirajı düşerse genel yayın müdürünü değiştirilir. Aydın Bey bir gün bana, “Bu Emin’den (Çölaşan) memnun değilim. İşine son vereceğim. Ne olur?” dedi. Ben de, “Hiçbir şey olmaz” dedim. Aydın Bey Emin’i değiştirdi. ve Hürriyet ’ten 50 bin tiraj gitti. Hürriyet neredeyse yüzde 15-20 tiraj kaybetti. O tiraj kaybı Hürriyet ’i dehşete düşürdü ve Hürriyet, Emin’inkinden daha ulusalcı bir yöne savruldu. Demek ki bir medya sahibi, eski bile olsa, bir başka medya sahibinden asla akıl sormamalı.

Bir medya patronu yazarı hangi şartlarda değiştirir?

Okunmuyorsa, onunla kişisel bir problemi varsa... Bir de medya patronu kendisini çok güçlü hissediyorsa...

Anlamadım...

Medya sahibi olduğunuz zaman, medya sahipliğinin getirdiği gücün bir süre sonra sizde patolojik sonuçları oluyor. Patolojik düzeyde narsist biri olmaya başlıyorsunuz. O zaman da ister istemez huyunuz da bozuluyor. Kendinizi asla hata yapmaz sanıyorsunuz. Bir hata varsa, bunu kendinizde aramayıp başkasında arayan insan haline geliyorsunuz. Ben de o devirleri geçirdim. Gücün yol açtığı bir bozulmaydı bu. Doğrusu medya patronları arasında patolojik narsist olmayana pek rastlanmıyor. Ama derece derece oluyor bu narsizm. Murdock da, Maxwell de hep o havaya girdiler.

Eski güçlü halinizi arıyor musunuz?

Hayır aramıyorum dersem, sahtekâr olurum. Tabii arıyorum ama şimdiki aklımla farklı davranırdım. Benim işten ayrılmam, şimdiki durumum, biraz akıl sağlığıma geri dönmeme faydası oldu. İnsan kendine pardon demeyi öğreniyor. Şimdi kendimle hesaplaşabiliyorum.

Türkiye’de askerlerle ilgili haberler yapılabileceğini, eleştiriler yazılabileceğini düşünür müydünüz?

Hayır düşünmezdim. Taraf ’ın bazı manşetlerini dehşet içinde okuduğumu, ‘bunların başına bir iş gelmese keşke’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bu ülke cesur insanların katkısıyla yukarıya gidiyor.

Sizin patron olduğunuz dönemde Balyoz Darbe Planı sizin gazetenize gelseydi basar mıydınız ya da basabilir miydiniz?

Basılmasını mutlaka arzu ederdim ama basardım diye de bir kabadayılık taslamayayım. Ama olaylar ortaya çıktıktan sonra basının bir kısmının olayları görmezden gelmesi, olayları inkâr etmesi, basmaya cesaret edenler için söylemedik şey bırakmaması, onları yaftalaması çok yüz kızartıcı oldu. Basın gerçekten çok yüz kızartıcı bir devre geçirdi. Biz, 28 Şubat 1998’de bu tür belgeleri basmayabilirdik ama 2010 farklı bir sene. Ben bu dönemde gazete sahibi olsaydım, bu olaylar çıktıktan sonra kesinlikle inkârcılık yaptırmazdım.

Peki, ne yapardınız?

Ergenekon lehine haberler yayımlamazdım. 367 soytarılığına da kesinlikle razı olmazdım. Eğer Sabah ’ın başında olsaydım, 27 Nisan muhtırasına da, parti kapatmaya da mutlaka karşı çıkardım. Eski gazeteci arkadaşlarıma, “AKP’nin kapatılması mümkün değil. Buna, zamanın ruhu da, dünya da izin vermez” dedim ama inandıramadım. Onlar, AKP’nin kapatılacağına ve başlarına gelen musibetlerden kurtulacaklarına o kadar fazla inanmışlardı ki... Parti kapatılmasını desteklediler. Çok ayıptı bu. Benim özlediğim basın, ayıp yapma lüksü olmayan bir basın... Onun için de böyle bir basının da devletle mümkün olduğu kadar parasal iş ilişkisi olmayacak.

Büyük gazetelerin yönetimleri birbirinden farklı mıdır yoksa birbirine mi benzer?

Benzer tabii. Ne kadar büyürsen o kadar fazla denge gözetmeye bakıyorsun. Büyük basının yayınlarının bu hale gelmesinin tek suçlusu sadece patron ve genel yayın müdürü değildir. Okuyucunun da bir miktar bunda payı var.

Gazeteciliği özlediniz mi?

Çok özledim. Gazetecilik benim hayatım. Ülkedeki büyük değişime katkı verememek beni üzüyor. Ama yine de kendimle barışığım.

Gazete çıkarmayı düşünüyor musunuz?

Tabii her dakika düşünüyorum. Başka bir şey düşünmüyorum.

Nasıl bir gazete çıkarmak isterdiniz bugün?

En demokrat gazeteyi yapma çabasında olurdum. Mutlaka AB’den yana, kendi halkıyla, Kürtleriyle barışmış, her türlü vesayete karşı çıkan çok tirajlı bir gazete çıkarmak isterdim. Ben gazete sahipliği yaptığımda, kendi Kürtlerimize çok ayıplar yaptık.

Neler yaptınız?

“Bilmem ne dağına F-16’lar ölüm yağdırdı” manşetleriyle çıktık. Bugün toplumda büyük bir yarılma var ve bu yarılmayı tedavi etmek, korkuları gidermek önce hükümetin sonra medyanın görevi. Bugün medya yaranın üzerine tuz döküyor. Ben bunu yapmazdım. Aksine o yarılmayı tedavi ederdim. Türkiye’yi normalleştirme işinde mutlaka görev almak isterdim. Eskiden niye yapmadım, bilmiyordum.

Neyi bilmiyordunuz?

Çok samimi söyleyeceğim. Yeni Asır ’ın sahibiydim. Bir arkadaşımla yürüyoruz. Büyük Efes Oteli’nin önünde ayakkabısını boyattı ve çocukla Kürtçe konuştu. Gazete sahibiyim ve hayatımda ilk defa Kürtçeyi o zaman orada duydum. Mesela İstanbul’a gelinceye kadar Alevinin kim olduğunu bilmiyordum. Bunu bilmeyen bir adam, toplumu yönlendirecek gazetelerin sahibi... Ermeni meselesini de bilmiyorduk. Hâlâ kızıyoruz. Ermeniler kendi kendilerini öldürmüş sanıyoruz. Bugün, bu farkındalıklarımla farklı bir gazete çıkarırım.

Gazetecilikle ilgili pişmanlıklarınız var mı?

Olmaz mı? Benim hayattaki bütün pişmanlıklarım gazetecilikle ilgili. Hızlı yükseliş dönemimde acımasız olduğum dönemlerim oldu. Farkında olmadan kaç kişinin üzerinden geçtik. Onları kesinlikle yapmazdım. İyi yaşamak, büyük servet sahibi olmak, diğerlerinden geri kalmamak gibi nedenlerle bilmediğim bir alana, banka işine girdim. Oysa hayatta arkasından gideceğin, peşini kovalayacağın güzel şeylerin olması lazım. Ben onu kaybetmiştim. Ben vicdan ve demokrasi mücadelesi hedefini kaybetmiştim. Mesela sizi kıskanıyorum.

Niye kıskanıyorsunuz bizi?

Türkiye’de yaşanan büyük değişiklikte bir rolüm ve katkım olsun isterdim ben de. Ama insaflı da olmam lazım. Aynı şeyi yapabilir miydim? Hayır yapamazdım, onu beceremezdim. Ama vicdanı olan bir gazete çıkarırdım. Çünkü dünya öyle bir dünya oldu ki, bu yeni dünyada haklı olmaya mecbursunuz. Dünya artık haksızlık yapmayı yasakladı. Mutlaka doğru olanı yapmanız lazım. Demokrat ve vicdanlı bir gazete çıkarmayı çok isterdim. Günübirlik bir iş yapıyorsanız mutlaka hata yaparsınız. Ama vicdanlı olunca, hatadan geri dönmek ve özür dilemek mümkün olur.

Peki, patron olmasaydınız, gazetede ne olmak isterdiniz?

Şimdiki aklım olsaydı tabii ki muhabir olmak isterdim. Sizin gazetedeki Mehmet Baransu gibi olmak isterdim...Taraf

NEŞE DÜZEL-ERGUN BABAHAN
Gazetecilerin paralı ajanlık kavgası

Ergun Babahan: ‘Kartel, Beyti’de buluşuyordu’

Hürriyet’le Sabah arasında kartel ilişkisi kuruldu. Ertuğrul, Zafer, Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Yalçındağ, Sönmez Beyti’de akşam yemeğinde her şeyi konuşuyorlardı.

 

“28 Şubat’ı ABD organize etti. Amerikan devleti adına en önemli ayak eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz’ti. Sabah’a çok gelip gitti. Dinç Bey’le birkaç kez konuştu.

“Zafer Mutlu toplantıda, manşeti “De-de rahatsız” yapalım dedi. Çekinip vazgeçti. O anda Fatih aradı. “De-de manşeti atmışsınız. Asker aradı. Yapmayın” dedi.

* * *

NEDEN: ERGUN BABAHAN

Türkiye’de medyanın günahı çoktur. Darbecilerle, muhtıracılarla, andıççılarla işbirliği yapmış, çok insanın da canını yakmıştır. Genellikle de kendi günahlarının üstünü örtüp gerçekleri saklamıştır. Dinç Bilgin son zamanlardaki açıklamaları ve itiraflarıyla bu örtüyü önemli ölçüde kaldırdı. Medyanın kendisiyle yüzleşmesinin ve hesaplaşmasının yolunu açma konusunda ciddi bir katkıda bulundu. Bugün de 28 Şubat döneminin yakın tanıklarından gazeteci yazar Ergun Babahan yaşadıklarını ve gözlemlerini anlattı. Medyanın generallerle ve siyasilerle ilişkilerini, medyada çalışanların yaptıklarını, nerelerden rant kazandıklarını, haberleri nasıl yayınladıklarını okuduğunuzda bir kere daha “aman Allahım” diyeceksiniz. Medyanın önde gelen isimlerinden olan Ergun Babahan, hukuk fakültesini bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı ve gazetecilikte karar kıldı. İzmir’de Yeni Asır’da başlayan gazetecilik hayatı, Sabah gazetesinde devam etti ve 1999 yılına kadar İstanbul’da Sabah’ta dokuz yıl yazıişleri müdürlüğü ve genel yayın müdürü yardımcılığı yaptı. 1999-2001 yılları arasında Yeni Binyıl gazetesinin genel yayın yönetmeni olan Ergun Babahan, 2002’de Sabah’ın genel yayın yönetmeni oldu. Halen Star gazetesinde köşe yazarlığı yapan Babahan, Kanal 24’te de hafta içi her sabah gündemi tartışıyor.

* * *

NEŞE DÜZEL: Siz 28 Şubat döneminde Sabah Gazetesi’nin yönetim kadrosundaydınız. O günlerde neler yaşandığını çok iyi biliyorsunuz. O günlerde gazete yönetimleriyle generaller arasındaki ilişki nasıldı?

ERGUN BABAHAN: Ben o dönemde yazıişleri müdürüydüm. Genel Yayın Müdürü Zafer Mutlu’dan sonra gazetede ben vardım. Askerlerin mesajları bize, Sabah’ın Ankara Temsilci Fatih Çekirge üzerinden geliyordu. Mesela Zafer Mutlu Alevidir ve Kürttür. Ankara bürodan sık sık, Zafer Mutlu’nun bu Alevi ve Kürt kimliğinin onun aleyhine kullanılabileceği mesajları gelirdi. Bu da Zafer Mutlu’yu çok tedirgin ederdi.

Kim gönderiyordu bu mesajları?

Herhalde asker gönderiyordu. Zaten Çiller hükümeti düşürülürken ve DYP dağıtılırken, hükümetten istifa etmeleri için kimi bakanlara Alevi kökenlerinden dolayı çok baskı yapıldı.

Gazete merkezlerine generallerden talimatlar Ankara üzerinden ne şekilde gelirdi?

O sırada Sabah’ın Ankara temsilcisi olan Fatih Çekirge, “Şu paşayla konuştum” diye bizi telefonla arardı. Fatih’in bizimle yaptığı konuşmalardan anlardık askerlerin ne isteyip ne istemediklerini. Askerler hoşlanmadıkları bir şey yayınlandığında Fatih’i telefonla arıyorlardı. O da bize, “Çok rahatsız oldular, köpürdüler” diye haber veriyordu.

Diğer gazetelerde de aynı sistem mi işliyordu?

Bildiğim kadarıyla Ertuğrul Özkök, askerlerle yakın bir gazeteci. Zaten Hürriyet devlet gazetesidir. Dolayısıyla onların askerle ilişkisi bizimkinden çok farklıydı. Askerlerle iç içe gibidir onlar. Ama şu var. Biz o dönemde Tansu Çiller’e, Necmettin Erbakan’la koalisyon kurdu diye çok öfkelendik. Sabah Grubu olarak kendimizi ihanete uğramış olarak gördük.

Niye?

Sabah’ın sahibi Dinç Bilgin Avrupa yanlısıydı ve askerin siyasete müdahale etmesine karşıydı. Tansu Çiller Sabah’ın siyasetçisiydi. Sabah Grubu, DYP Başkanı Tansu Çiller’i çok destekledi. Onun için çok kavga etti ve epey tiraj kaybetti. Ama Çiller’in bu desteğe rağmen gidip Necmettin Erbakan’la koalisyon için anlaşması ve RefahYol hükümetini kurması Dinç Bey’i şoke etti. O günü çok iyi hatırlıyorum.

O gün tam olarak ne yaşandı?

Fatih Çekirge Ankara’dan telefonla aradı. “Tansu Hanım, Erbakan’la hükümeti kuruyor” dedi. Ben, gene de çok emin olamadığım için “RefahYol’a doğru” diye bir manşet attım. Manşeti görünce Dinç Bey’in yüzü asıldı. “Oğlum olmayacak şeylere amin diyorsunuz. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Aydın Bey’le (Aydın Doğan) ben varız. Böyle bir koalisyon mümkün değil. Biz buna karşıyız” dedi. Dinç Bey, Çiller’in medyayı karşısına alamayacağını, medyaya rağmen RefahYol hükümetini kuramayacağını düşünüyordu.

Niye bu kadar emindi?

Çünkü o dönemde siyasiler çok zayıftılar. O akşam Zafer Mutlu Londra’dan aradı. “Tansu Hanım beni aradı, koalisyon protokolünü imzalamış. ‘Erbakan başbakan’ diye manşet yapalım” dedi. İki sene Erbakan, iki sene Çiller başbakan olacak diye protokol imzalamışlar. Nitekim Sabah’ın Çiller’le ve hükümetle ilişkileri ondan sonra gerilmeye başladı. Hatta Hyaatt Oteli’nde bir Sabah yöneticisi için verilen davette, Dinç Bey, Çiller için, “Hata yaptı, bedelini öder” dedi.

Sabah Grubu’nun askerlerle yakın ilişkisi o günden sonra mı başladı?

Türkiye’de gazetelerin Ankara bürolarının askerle ilişkisi zaten hep vardı. Çünkü asker, politik hayatın bir gerçeğiydi. O sıralar, Genelkurmay’a davet edilmek, bir asker, general tanımak çok önemliydi. Hürriyet Grubu ise zaten o dönemde Çiller’le kanlı bıçaklıydı. İşte o sırada Doğan Grubu’yla Sabah Grubu arasında kartel ilişkisi kuruldu.

Kartel ilişkisi ne demek?

Fiyatı beraber belirleyeceklerdi. Birbirlerinden adam almayacaklardı.

O dönemde medyaya bu iki grup hâkimdi. Birinden ayrılan sonsuza kadar işsiz kalıyordu, gazeteciliği bırakmak zorunda kalıyordu. Köle ticareti gibi bir durum değil miydi bu?

Tabii.

Gazetecilere karşı yapılan bu anlaşmanın bir benzeri siyasetçilere karşı da yapıldı mı o dönemde peki?

Tabii... Doğan ve Sabah Grubu ayda bir Beyti lokantasının üst katında toplanırdı. Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Aydın Doğan, Mehmet Ali Yalçındağ, Dinç Bilgin, Kenan Sönmez akşam yemeğinde buluşuyorlardı ve o yemekte her şeyi konuşuyorlardı. Hürriyet hep askerciydi de... Sabah Grubu öyle değildi. Sabah, 28 Şubat döneminde değişti. Bir de o zaman Amerika’nın eski Ankara büyükelçisi Abramovitz Sabah’a çok gelip gitti. Dinç Bey’le konuştu.

Anlamadım...

Erbakan, Türkiye’nin Başbakanı olarak gittiği Libya’da, Kaddafi’den çadırda fırça yemişti. Bu fırçadan sonra Abramowitz geldi mesela. “Türkiye gibi bir devlet nasıl böyle bir aşağılanmaya katlanabiliyor? Bu Türk askerlerini tanıyamıyorum. Sünepe olmuşlar,” falan gibi... laflar etti. Zaten 28 Şubat’ın organizasyonunda, Amerikan devleti adına en önemli ayak oydu.

28 Şubat’ı ABD mi organize etti sizce?

Tabii... Yanılmıyorsam... Abramowitz, bu iş için devreye girmeden önce, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerden bütün Türkiye ve bölge uzmanları ortak bir toplantı yapıyorlar. Darbe değil ama, darbe benzeri bir müdahale üzerinde anlaşıyorlar. Yol haritası o şekilde çiziliyor. Abramowitz o sırada emekli büyükelçiydi. Türkiye’yi çok iyi bilen ve herkesi tanıyan biri olarak Türkiye’ye gelip gidiyordu. O zamanlar, Zafer Mutlu’yla yaptığı görüşmelerde, ikisi arasındaki tercümeleri ben yapıyordum. Abramowitz, Dinç Bey’le de bir, iki kez görüştü.

Abramowitz ne istiyordu medyadan?

28 Şubat’ın altyapısını hazırlıyordu herhalde. RefahYol hükümetinin Türkiye’ye zarar verdiğini düşünüyordu. Sanıyorum Erbakan’ın bölge politikasından İsrail çok rahatsız olmuştu. O sırada Erbakan’ın kabinesinde Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener bakandılar ama Erbakan’a karşı kimsenin sesi çıkamıyordu.

Peki, Refah kapatıldı yerine AKP kuruldu ve ilk seçimde Abdullah Gül başbakan oldu. ABD, Gül’ün başbakanlığına karşı çıkmadı, öyle değil mi?

Bilmiyoruz. Bakın şimdi Ergenekon soruşturmasıyla, 2002 -2003 darbe planları ortaya çıkıyor. Demek ki AK Parti hükümetine karşı bir darbe için altyapı hazırlıkları yapılmış. Belki Genelkurmay karargâhının bu planlarla doğrudan bir ilgisi vardı ve sonra yaşanan gelişmelerle tablo değişti. Çünkü şu bir gerçek. 1960 ihtilalinden sonra, alt kadrolar yanlış yapmasınlar diye orduda öyle müthiş bir istihbarat ağı kuruldu ki, Genelkurmay karargâhının ve Genelkurmay başkanının bilgisi olmadan orduda hiç bir darbe hazırlığı yapılamaz.

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, bu aybaşında gene ortaya çıktı ve Türkiye’nin İran’la ve Rusya’yla artan ilişkileriyle ilgili yeni uyarılarda bulundu. İsrail’le gerginliğin ABD’deki muhafazakâr kesimleri kızdırdığını, Başbakan Erdoğan’ın Gazze’de yaşananlara ‘soykırım’ demesinin Türkiye’nin Batı’daki duruşuna zarar verdiğini, Türkiye ile ABD ilişkilerinin önümüzdeki birkaç yılda zorluklar yaşayacağını söyledi. Abramowitz, Türkiye’deki kutuplaşmanın daha derinleşeceğine de dikkat çekti. Koalisyon hükümeti olasılığını bile dile getirdi. Abramowitz’i yakından izlemiş biri olarak, onun bu yeni açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Obama, Ermenistan sınırının açılmamasına çok bozuldu. Abramowitz, Amerikan yönetiminin AK Parti hükümetinden rahatsızlığını ortaya koyuyor. Amerika’yla ilişkilerde sıkıntılı bir dönem başlıyor. İsrail lobisinin görüşlerini dile getiren ama neocon olmayan biridir Abramowitz. Amerikan politikasında önemlidir. Eğer yaşı ilerlemiş olmasaydı, bugün Obama yönetiminde yer alırdı. Abramowitz, Türkiye konusunda söyledikleri kabul gören biridir. Ben olsam, onun sözlerini ciddiye alırım.

Gazeteci-asker ilişkilerine dönersek... Generallerden gazetelere talimatlar gelir miydi?

Ankara büroya gelirdi.

Neler yazılmasını isterlerdi?

Sincan olayını çok önemserlerdi. “Dört yıldızlı uyarı”, “Komutanlar rahatsız” gibi manşetler atılmasını isterlerdi. Bu manşeti hangi generalin attığını bilemiyorum. Belki o manşeti general atmazdı da, bizim Ankara büro manşet bulamayınca bunu oturup yazardı... Ama şu var. Bu herhalde bizim de işimize geliyordu. Dediğim gibi o sırada hem Çiller’e büyük bir öfke vardı. Hem de Erbakan’a, “Türkiye’yi Suudi Arabistan yapacak” diye bir güvensizlik vardı. Bizim de o sırada, solculuktan gelen ateist damarımızla, dinle ilgili her şeye şüpheyle bakan laikçi damarımız birleşmişti. RefahYol koalisyonunun, hayat tarzımızı değiştireceğini düşünüyorduk ve askeri doğal müttefikimiz olarak görüyorduk.

Psikolojik harbin ürünü olduğu apaçık olan o Fadime manşetlerine gerçekten inanıyor muydunuz?

Şeriat tehlikesi yaşandığına yüzde yüz inanıyorduk. Bizler aktif laiklerdik. Sadece rahmetli Ahmet Vardar ve Salih Memecan bu yayın politikasına ve askerle işbirliğine çok kesin karşı çıkıyorlardı. Can Ataklı, Çiller’e yakındı, o da benimsemiyordu. Mehmet Barlas da yayın politikasına karşı çıkıyordu. Geri kalan herkes RefahYol hükümetinin gitmesini istiyordu.

Darbeyle gitsin, öyle mi?

Biz o dönemde, askerle müttefik olmaktan rahatsız değildik. Türkiye’yi belaya sürükleyen bir hükümete karşı düzen kavgası veriyorduk biz. 28 Şubat’ı darbe olarak görmemiştik.

Bugün baktığınızda ne görüyorsunuz peki?

Korkunç tabii.

Askerler, nelerin yazılmasına kızarlardı?

Askerler, kendilerini eleştiren, hükümeti öven yazıların yayımlanmasını istemiyorlardı. Ben 28 Şubat sürecinin sonuna doğru depresyona girdim zaten. Benim o dönemde gazetede en önemli işim, oturup bütün köşe yazılarını okumak ve yazarları tek tek sansürlemekti. 28 Şubat’taki baskılar, bizlerde öyle tuhaf bir duygu ve ruh hali yaratmıştı ki... En ufak bir cümle bile hükümet yanlısı, asker karşıtı gelebiliyordu bize. Ben o bölümleri yazılardan siliyordum.

Yazarları çok sansürlediniz mi o günlerde?

Çook... Bir korku atmosferi yaratılmıştı. Düşünün, 28 Şubat’ın generali Erol Özkasnak, Mehmet Altan için “Onu süngüye oturtup Güneydoğu’da dolaştırırım” demişti. Faşizmin ne olduğunu, o döneme baktığımda şimdi daha iyi anlıyorum. İnsanın bayağı ruhunu ele geçiriyor faşizm. Bir gün Zafer Mutlu yazıişleri toplantısına geldi, Manşeti, “De-de rahatsız” yapalım dedi.

De-de mi?

Derin devlet yani... Sonra, “Bu manşet, bela çıkarır başımıza” dedi ve de-de başlığından vazgeçtik. Beş dakika sonra Fatih Çekirge Ankara’dan telefonla aradı. “De-de manşeti atıyormuşsunuz. Beni aradılar. Yapmayın” dedi. Haber anında askere gitmiş.

Ajan gazetecilerin sayısı basında çok mu fazladır?

Çok fazladır. Meşhur bir Hayri Birler olayı vardır. Hürriyet’in Ankara bürosunda ikinci adam olarak çalışırken, esas işi açığa çıkıyor ve Hürriyet’ten ayrılıyor ve gerçek işine geri dönüyor. MİT’in Diyarbakır bölge müdürü oluyor.

Bu ajan gazeteciler ne yaparlar?

Karakter suikastı yaparlar. İstihbarat kurumları, onlara şu adamı yıpratın der ve onlar da yıpratırlar. Suçlayıcı ve çarpıtma haberleri ve yazılarıyla yıpratırlar. Biz, Sabah Grubu’nda ajan gazeteci var mıydı, varsa bunlar kimlerdi, bilmiyorduk. Bir tek Ünal İnanç’ı biliyorduk. O da Ankara büroda alt kademede biriydi. Ama Hürriyet Grubu’nda Fatih Altaylı’nın, Tuncay Özkan’ın MİT’le ilişkileri biliniyordu. Biz de öyle bilinen gazeteci yoktu.

Onlar nasıl biliniyordu peki?

Eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür, onları açıkladı. Zaten geçen gün bir gazeteci arkadaşımız anlattı. 28 Şubat’tan sonra gazeteciler Mesut Yılmaz’la yemekteler. Fatih Altaylı’yla Tuncay Özkan, Yılmaz’ın önünde, “MİT’te kim maaşlı, kim gönüllü çalışıyordu” tartışması bile yapmışlar birbirleriyle. Yani kendileri anlatıyorlar bunu. Güya biri paralı çalışıyormuş, biri de gönüllü. Kendi aralarında bu konuda atışıyorlar. “Sen MİT’ten para alıyorsun, yok ben almıyorum, sen alıyorsun” diye kendi aralarında tartışmışlar.

Şaka değil, değil mi bu?

Hayır, şaka değil.

O dönemde Sabah’ın sahibi olan Dinç Bilgin de, gazetelerde Ankara bürolarının çok önemli rolleri olduğunu söyledi. O dönemde diğer gazetelerin Ankara bürolarının askerle ilişkisi nasıldı?

Hepsinin askerle ilişkisi iyiydi. 2002 yılında ben Akşam Gazetesi’nin temsilcisi olarak Ankara’ya gittim. Kimi temsilcilerin generallerle samimiyetini görünce çok şaşırdım. Doğrusu o kadar içli dışlı olduklarını bilmiyordum. Bazıları generallerle tenis de oynuyordu. Öyle ilişkiler vardı yani...

Askerler yazarlara kızarlar mıydı?

Kızarlardı tabii. Yanılmıyorsam... Hüseyin Kıvrıkoğlu, Dinç Bey’i Genelkurmay’a çağırdı. O sırada Çetin Altan ve Mehmet Altan Sabah’ta, Ahmet Altan da Yeni Yüzyıl’da yazıyordu. Genelkurmay Başkanı, onları Dinç Bey’e şikâyet etmiş. Yani kibarca, gazeteden çıkarın bunları demek istemiş. Dinç Bey, “Çetin Altan bir edebiyat ustasıdır. Ahmet Altan şöyle iyi yazardır, Mehmet Altan da profesördür” demiş.

Sonuç ne olmuş?

Dinç Bey zaten hiç dilini tutmazdı. Onlara, “Askerler siyasete karışmamalı” gibi konuşmalar yapardı. Kıvrıkoğlu’yla o konuşmadan sonra Dinç Bey, “Onları ikna ettim” diyerek Ankara’dan döndü. Bence Dinç Bey’in hapse girmesinde o konuşmanın bile payı vardır. Doğan Grubu’nda eski bürokratlar, milletvekilleri, bakanlar hep bir köşede tutulur. Sabah’ta hiç öyle şey olmadı.

Güneş Taner, eski bakan olarak Sabah’ın yönetimine girmedi mi bir dönem?

Sabah’ın yönetim kuruluna girdi. Bankanın alımında destek oldu diye, o da bir teşekkürdü herhalde...

neseduzel@gmail.com

 

YARIN:

Askerler en çok hangi yazılara kızarlardı?

Bütün gazetelerin askerle ilişkileri aynı mıydı?

Gazeteler andıçın düzmece olduğunu biliyor muydu?

Gazetecilik mesleğinden nasıl iğrendi?

Gazeteciler nasıl hükümet kurdular?

Bakanlar nasıl istifa ettirildi?


Ergun Babahan: ‘Andıç iftirası bilerek atıldı’

 

“Zafer, “Ertuğrul’a söyle, andıçtaki isimleri yazmayalım” dedi. Ertuğrul ise “İsimleri gizleyemeyiz” diye cevap verdi. Çandar ve Birand’a böylece korkunç iftira atıldı.

“Gitmesin diye Dinç Bey, Fatih’e 500 bin dolar çek vermiş. Uzan, 1,5 milyon dolar verince Fatih Star’a gitmiş. Odasının kapısına da giderken 500 bin dolarlık çeki yapıştırmış.

“Mesut Yılmaz başbakan oldu ve elektrik dağıtımlarıyla yağma devri başladı. Basın patronları ihale yarışına daldı. Sabah batmış, biz Koçlarla cep ihalesine girdik.

* * *

İKİNCİ BÖLÜM

Ergun Babahan’la yaptığımız konuşmanın ikinci bölümünü, dün kaldığımız yerden sürdürüyoruz.

* * *

NEŞE DÜZEL: Askerler en çok hangi tür yazılara kızarlardı?

ERGUN BABAHAN: Biz o dönemde Zafer Mutlu’yla tek tek yazarları, “Çok kritik bir dönem bu. Dikkatli yazın. Hükümete destek çıkmayın” diye ikna etmeye çalışırdık. Beynimiz yıkanmış gibiydi.

Sabah Grubu Etibank’ı satın almış mıydı o dönemde?


Dinç Bey Etibank’ı 1997’de aldı. Daha önce 1994’te 5 Nisan krizi oldu. Sabah, yeni binasını yaparken dış kredi almıştı. Dolar çok artınca bu krediyi kamu bankalarında uygun şartlarla Türk Lirası’na çevirdi. Zaten ondan sonra da siyaset bizim gazeteye girdi, eski rahatlık bitti. RefahYol yıkıldıktan sonra Mesut Yılmaz Başbakan oldu ve elektrik dağıtımları falan derken yağma dönemi başladı.

Siz o sırada yapılan bu gazetecilik hakkında ne düşünürdünüz?


Bunu bir rejim kavgası görüyorduk. Zaten Türkiye’de sol çökünce, bir sürü insanda solculuktan kala kala laikçilik ve Kemalizm kaldı. Eski solcular kökten laikçi oldular. Hasan Cemal Kürtler kitabını yazana kadar, biz, Diyarbakır cezaevinde olup bitenlerden bile habersizdik... Sabah’ta, Türkiye’nin gerçeklerinin dışında böyle bir Lale devri yaşıyorduk.

Bütün büyük gazetelerin askerle ilişkileri sizinki gibi miydi?

Bütün medya patronlarında, kendilerini güvence altına almak adına askerle iyi geçinme diye bir kaygı vardı. Hem hayati tehlike bulunuyordu hem de askerin devlet içindeki gücü biliniyordu.

Andıç olayını hatırlıyor musunuz?


1999’da oldu. Hatırlıyorum.

O belge geldiğinde ne düşündünüz?


Belge gelmedi. Şemdin Sakık’ın ifadesi bir haber olarak geldi bize Ankara bürodan. Cengiz Çandar’la Mehmet Ali Birand’ın PKK’dan para aldıklarına dair iddialar vardı ifadede. Ankara’dan faksla bu haber geçildi İstanbul’a. Zafer Mutlu, Dinç Bey’le teknedeydi. Bana, “Ertuğrul’la konuş, andıçtaki isimleri kullanmayalım” dedi. Ertuğrul Özkök’ü, isimleri kullanmayalım diye aradım.

Ne dedi?


“Herkesi yayınlıyoruz. Bunu yayınlamasak olmaz. İsimleri gizleyemeyiz. İsimleri birinci sayfada değil, iç sayfada kullanalım” dedi. Ama akşam yedi buçuk, sekizde aradı. “Kanal D isimleri verdi. Biz isimleri birden giriyoruz” dedi. Bunun üzerine biz de haberi ve isimleri, “Korkunç ifşaat” diye birinci sayfadan verdik.

Şemdin Sakık, yakalandıktan sonraki sorgusunda, bazı gazeteciler hakkında “PKK’dan para alıp yazı yazıyorlar” diye ifade vermeye ve imzalamaya zorlanıyor. Bu gazeteciler arasında Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Akın Birdal var. Sakık, bu ifadeyi imzalamıyor. Ama düzmece ifade ‘andıçta’ yer alıyor ve yayınlanması için büyük gazetelere ve bazı televizyonlara gönderiliyor. Nitekim “Sakık’tan itiraflar” diye bu gazeteciler PKK’yla işbirliği yaptıkları suçlamasıyla hedef haline getiriliyorlar. Siz o gün elinize geçen belgenin, düzmece bir belge olduğunu anlamadınız mı?


Anladık tabii ki.

Peki o zaman, niye kullandınız? İnsanları hedef gösterip öldürülme tehlikesinin içine attınız?


Genelkurmay’dan kullanacaksınız diye emir gelmiş herhalde. Zafer Mutlu, “Bu haberi kullanmazsak, bu adamların hayatı o zaman tehlikeye girecek” dedi. Sanıyorum böyle bir imada bulunulmuştu. Zaten benim 28 Şubat’la ilgili kuşkularım o noktada başladı. Rahmetli Ercan Arıklı, andıç haberine ve gazetelerin askere böylesine teslim olmasına çok sinirlenmişti. Bize, “Oğlum yapmayın. Bırakın gidin gazeteciliği. Şart mı sizin gazetecilik yapmanız?” dedi. Biliyorsunuz...

Neyi?


Aslında ortada Şemdin Sakık’ın ifadesi yoktu. Adamın imzalamadığı ifadeyi gazetelerin Ankara bürolarına fakslıyorlar. Ankara o ifadeden haber yapıyor ve İstanbul’a gönderiyor.

Dahası... 28 Şubat’ın Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, Şemdin Sakık’ın o ‘ifadesine!’ üstelik kendi el yazısıyla eklemeler yapıyor, Cengiz Çandar’la Mehmet Ali Birand’ın PKK’dan para aldıklarını yazıyor.


Galiba işin içinde eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da var. Çünkü Şemdin Sakık, anılarını yazdığı yeni kitapta açıkladı ki... O sırada, Diyarbakır Yedinci Kolordu Komutanı olan Yaşar Büyükanıt da o sorgudaymış. Hatta Sakık’ın, o imzalamadığı ifadelerinin alındığı o sorguda, Yaşar Büyükanıt’ın ‘iyi çocukları’ da varmış.

Büyükanıt, Şemdinli’deki bombalama olayı olduğunda Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı ve bombalamayı yapanlar için “Tanırım. İyi çocuktur” demişti ve bu açıklamasıyla Şemdinli Davası’na açıkça müdahale etmişti. Şimdi ‘iyi çocuklar’ olayına nasıl bakmalıyız biz?


Yaşar Büyükanıt’ın ‘iyi çocuklara’ niye sahip çıktığı şimdi anlaşılıyor tabii. Şemdinli bombalamasının bu ‘iyi çocukları’ şimdi nerede? Önce davalarını askerî mahkemeye aldılar... Sonra bunları bir yerlere tayin ettirdiler ve unutturdular. Düşünün, sorgu yapılmış, düzmece ifadeler alınmaya çalışılmış ve daha sonra genelkurmay başkanı olacak olan kişi de o sorguyu izlemiş. Dünyanın hiç bir yerinde böyle bir olay geçiştirilemez.

Peki... Andıç haberiyle ilgili gazete yönetiminde bir tartışma oldu mu, ‘basalım mı basmayalım mı’ diye?


Hayır. Sabah’ta öyle tartışmalar olmazdı. Karar verilince yapılırdı. Zafer Mutlu, Cengiz’in vurulabileceğinden çok korkuyordu. Böyle bir bilgi de gelmişti. Ayrıca “Onları gazeteden atın” diyorlar. Gazetenin Birand’la ilişkisi iyi değildi. O gönderildi. Cengiz’e üç gün yazı yazdırılmadı. Dinç Bey, “Bu ayıp ya” dedi ve Cengiz yazmaya başladı. Sabah’ın büyüsünü bozan ve aşağıya gidişinin başladığı bir süreçtir bu. Oysa Dinç Bilgin’in Yeni Asır’dan beri bize verdiği örnek hep şuydu.

Neydi?


“Şimdi siz burada gazete yapıyorsunuz. Gazetenin kapıdaki güvenlik görevlileri tabancalarını çekip gelseler ve size, ‘Siz bu işi yapamıyorsunuz. İnin aşağıya, gazeteyi biz yapacağız’ deseler... Bu ne anlama geliyorsa, askerlerin de siyasetçilere, “Siz bu ülkeyi yönetemiyorsunuz. Yönetime el koyuyoruz’ demesi aynıdır.”

O belge yayımlandıktan sonra ne hissettiniz?


Ben de ölümden kurtardığımıza inanıyordum. Kısa bir süre sonra RefahYol hükümeti düştü. Mesut Yılmaz Başbakan oldu.

Hürriyet o belgenin düzmece olduğunu biliyor muydu?


Bence biliyordu. Andıç’ta adı geçen gazeteciler, Kürt meselesinde demokrat çizgideydiler. Bekaa’ya gidip röpörtaj yapmaları da rahatsız etti herhalde.

Sadece onlar mı Apo’yla ya da PKK’yla röportaj yaptılar?


Şimdi öğreniyoruz ki, gazetecilerin bir kısmı oraya devlet adına gitmişler. Konuşma bantlarını önce götürüp MİT’e teslim etmişler. Oralara gazeteci kılığında gidip aslında devlete çalışan çok insan vardı... Bizim o dönemde en büyük ayıplarımızdan biri de şuydu. Erbakan, kendi tabanının imhasına dönük olan 28 Şubat kararlarını imzaladığında, “Paşa paşa imzaladı” diye manşet attık biz. Bir siyasetçi için çok aşağılayıcı bir başlıktı o.

Gazeteci için de aşağılayıcı bir başlık değil miydi sizce o? Bir ülkede siyaseti bitirmek, malzemesi söz olan gazeteleri ve gazetecileri de bitirmek demek değil midir?


Söylediğim gibi biz o zaman öyle görmüyorduk. Ben dahil bazılarımız çok laikçi davranıyorduk. Bazıları da, ‘aman bu düzen değişmesin, fıstık gibi hayatım bozulmasın, işim bitmesin’ diyerek o günkü sürece sahip çıkıyordu. Çünkü profesyonel olarak çok iyi paralar alınıyordu, sınıf atlanmıştı, yeni hayatın getirdiği zenginlik sürdürülmek isteniyordu.

O belgenin yayımlanmasından sonra Akın Birdal vuruldu. Demek ki andıçtaki isimleri yayımlamak hayat kurtarmak anlamına gelmiyor. Birdal vurulunca ne hissettiniz?

Çok rahatsız olduk.

Gazetede bu konuda konuştunuz mu?


Biz, Zafer Mutlu’nun odasında toplanıp her konuda çok konuşurduk. Ama işin çivisi çıkmıştı ve biz iktidara teslim olmuştuk. Mesela Can Ataklı deprem olduğunda televizyonda hükümeti çok sert eleştirdi. Hüsamettin Özkan başbakan yardımcısıydı. Küplere binmiş, Zafer Mutlu’yu aramıştı. O da çok paniklemişti. Gazeteyi, bir takım insanları memnun etmek için yapmaya başlayınca, gazete sönüyor. Gazeteye neyin girmeyeceğini düşünmeye başlıyorsunuz. Gazeteye neyin girmesi gerektiğini unutuyorsunuz.

Gazetecilik mesleğinden iğrendiğiniz oldu mu hiç?


O dönemde, çok oldu. 28 Şubat sürecinde meğer ağır depresyon geçirmişim. Şimdi fark ediyorum. İşten nefret ediyordum. Gittiğim her yerde uyuyordum. Kimseyle konuşamıyordum. 1999’da Yeni Binyıl’ın genel yayın yönetmeni oldum. Ben o sırada Sabah’ı ve Etibank’ı güçlü bir müessese olarak görüyorum. İhlas’ın bankasıyla, Yurtbank’la ilgili sert haberler yapıyordum. Bir gün Dinç Bey geldi. “Bunu yapmayın artık. Biz de sıkıntıdayız” dedi. İhlas’ın sahibi Enver Ören’in gönlünü almak için ziyarete gitti. Sonra gazete için Ören’le bir röportaj yapıldı. Gazetecilik açısından artık kıpırdayamaz bir hale gelmiştik.
Nasıl?


Meğer biz de batıkmışız. Ben sürekli gazetenin mutfağında olduğum için o dönemde daha safmışım. Mesela Fatih Çekirge olayını bile daha sonra öğrendim.

Fatih Çekirge olayı dediğiniz nedir?


Fatih, Star gazetesine gitmesin diye Dinç Bey ona 500 bin dolarlık çek vermiş. Uzan, bir buçuk milyon dolar verince Fatih Star’a gitmiş. Star’a giderken de, Ankara’da Sabah’taki odasının kapısına 500 bin dolarlık çeki yapıştırıp öyle gitmiş Fatih.

Politikacılarla gazetecilerin ilişkileri nasıldı?


Çok yakındı. DYP-SHP koalisyonu vardı. Deniz Baykal, seçimi kazanarak, Murat Karayalçın’ın elinden genel başkanlığı aldı. Baykal, Necdet Menzir’in bakanlığı yüzünden koalisyonu bozdu. Baykal, Mehmet Ali Birand’a bir televizyon programında, “Menzir giderse, koalisyona devam ederiz” dedi. Bunun üzerine Zafer Mutlu Ankara’ya gitti ve o koalisyonun kurulmasında kilit rol oynadı. Baykal’la görüşüp, Çiller’le görüşüyordu. Çiller’le görüştükten sonra da Baykal’la görüşüyordu.

Gazeteler hükümet kuruyorlardı, öyle mi?


Tabii. Bakan da değiştiriyorlardı. Mesela 28 Şubat’tan sonra DYP’den epey bakanın ve siyasetçinin istifa etmesinde gazetelerin çok payı oldu. Refah’la koalisyonu sürdüren DYP’yi erittiler. Hükümeti düşürmek ve DYP’yi parçalamak için bakanlar istifa ettirildi. Bazı bakanlara istifa etmeleri için, Alevi kökenlerinden dolayı baskı yapıldı.

28 Şubat’tan sonra Mesut Yılmaz başbakan oldu. Onunla ilişkileriniz nasıldı?


Geçmişte çok iyiydi. Hatırlarsanız, onu Sabah başbakan yaptı. ANAP’ta genel başkanlık yarışında, Akbulut’a karşı, “Başbakan’ı tanıyalım” diye Mesut Yılmaz ve ailesiyle ilgili tam sayfa haber yapmıştık. O günlerde Mesut Bey bize müteşekkirdi. Ama sonra Gümrük Birliği konusu gündeme geldi. Doğan Grubu ve Koçlar, Gümrük Birliği’ne karşı çıktılar. Dinç Bey ise Gümrük Birliği’nden yanaydı. Zaten Dinç Bey hep Avrupa Birliği’ne inandı. Dolayısıyla biz Tansu Çiller’in Gümrük Birliği politikalarına destek verdik. Sabah
la Doğan Grubu arasındaki ilk çatışma AB ekseninde yaşandı. 28 Şubat’tan sonra tekrar Yılmaz’la dost olundu.

Gazeteciler kendi aralarında bu konuda neler konuşurlardı?


Hükümetler kuruluyor, bakanlar atanıyor, bakanlar istifa ettiriliyor... O zaman bunlar hoşunuza gidiyor çünkü kendinize bir güç atfediyorsunuz.

Yaptığınız işin hatalı olduğunu yaparken biliyor muydunuz?


Hayır. Ben 2002’den itibaren değişmeye başladım. Farklı kesimlerle, daha demokrat, muhalif insanlarla tanıştım. Gözlerimdeki perde yavaş yavaş kalktı. Bizim demokratik kültürümüz gelişmemişti. 12 Eylül’den dolayı askere öfkeliydik, 28 Şubat’ta asker irticayı eziyor diye belki memnunduk.

Bu konularda açıkça itiraflarda bulunmaya ve medyanın günahlarını açıklamaya nasıl karar verdiniz?


Kendi içinde yaşadığın bir utancı saklayarak yok edemiyorsun. Gerçeği herkes biliyor zaten. Ne yaşadığını, ne yaptığını anlatman lazım ki, insanlar bir daha böyle şeyler yapmasınlar. Dinç Bilgin’in açıklamaları sürpriz oldu. Bence o dönemin en ağır bedellerinden birini o ödedi.

Peki, o dönemde siyasetçiler gazeteden yazar attırırlar mıydı?


Gazeteden yazar attırmak, 28 Şubat’tan sonraki dönemde siyasetçilerin çok hoşuna gidiyordu. Mesela Mesut Yılmaz ya da Güneş Taner Mehmet Barlas’ı Sabah’ta istemediler.

Aynı dönemde Mehmet Barlas’ın eşi yazar Canan Barlas da gazeteden atıldı.


O dönemde gazete patronları Ankara’da ihale yarışına dalmışlardı. Sabah elektrik dağıtımı, cep telefonu ihalelerine giriyordu. Halbuki biz bilmiyoruz, o sırada para yok, Sabah batmış. Ama Koçlarla birlikte Uzanlara karşı cep telefonu ihalesine giriyor.

Medya temizlenebilecek mi sizce?


Çok zor. Medya üzerinden güç sağlama, ilişki kurma, siyasete yakın durma işleri bitmedikçe medya temizlenemez. Bugünkü sistem hâlâ bu. Gazete kendi başına bir ürün olmaktan çıkmış, patronun diğer işlerini kolaylaştırmak için bir araç olmuş durumda. Bugün Hürriyet dışında kâr eden gazete yok. Herhalde gazeteler gazetecilik aşkından çıkarılmıyorlar. Ayrıca medyanın seviyesi gittikçe düşüyor. Çünkü medyaya yeni ve kaliteli insanlar gelmiyor. Eğer güdülerine hâkim olamazsan, bugün gazetecilik imkânların ötesinde bir hayat sağlıyor insana. Ama şu da var. Taraf’la birlikte gazetelerin artık haber saklama keyfiyeti ve lüksü sona erdi.

Medyanın arınması için neler yapılmalı?


Taraf gibi sadece gazetecilik yapan üç, dört gazete daha çıkarsa, medya arınır. Gazetecilik zengin olma mesleği değildir. Bu bilinmeli. Zengin olama hayali olan bu mesleğe hiç bulaşmamalı. Gazeteci ünlü olabilir, ama çok zengin olamaz. Türkiye’de bir dönem ölçüler kaçtı, gazetecilikle ilgili bakışlar çarpıldı, ruhlar kirlendi. Herkes Taraf’ın yaptığını yapamaz.

Niye?


Onun yaptığı çok zor bir iş. Ayrı bir kararlılık gerekiyor onu yapmak için. Ama kitle gazetesi çıkaracaksan, gazeteci olarak işsiz kalmayı hep göze alacaksın. Gazetecilik ancak böyle yapılabilir. 28 Şubat süreci gazetecilerin hem ruhunu satın aldı hem de onları çok pasifize etti. Manşetler değiştirilebiliyor, her şeye müdahale edilebiliyor. Kimse itiraz etmiyor.

Bugün de böyle değil mi?


Bütün gazetelerde böyle. Genel yayın yönetmeninin tepesinde oturan kişi gazetenin siyasi çizgisine bire bir karışıyor. İnsanlar, ‘kime hizmet ediyor?’ diye gazetelerin manşetlerinden kuşkulanmakta haklılar. Hatırlıyorum da... Biz Sabah’ta bir dönem her giden Emlak Bankası genel müdürünün ardından, yaptığı usulsüzlüklerle ilgili olarak “Yamyamlar” diye haber yapıyorduk. Yeni gelen genel müdürü memnun ediyorduk. Sonra o da gidiyordu, ona da küfrediyorduk. Meğer o sırada biz de Emlakbank’tan sürekli kredi alıyormuşuz.

Bu ülkede uzun yıllar mafya çok etkili oldu. Hele 28 Şubat sürecindeki ganimet paylaşımında mafya babaları çok güçlülerdi. Bugün ise mafya babalarının hepsi cezaevindeler. Gazetecilerin mafya babalarıyla ilişkileri nasıldı?

Mafya o dönemde gazetecileri tehdit ederdi. Bir gün Erol Evcil’in asker kaçağı olarak askerî mahkemede yargılandığına dair tek sütun bir haber yayımladık. Pazar öğleden sonraydı, gazetedeydim. Alaaddin Çakıcı aradı. Bana, “Sizin işiniz yazı yazmak. Benim işim de yazı yazıp benim kafamı bozanları vurdurmak. Türkbank işini yazmayı da bırakın. Yirmi milyon dolar alıp, oradan emekli olacağız biz” dedi. Mafya gazetecileri ve patronları doğrudan tehdit ediyordu o dönemde.


Patronları nasıl tehdit ediyordu mafya?


Bir gün Çakıcı yakalandı ve serbest bırakıldı. Sabah’ta haber, “Çakıcı yakalandı” diye çıktı. Çakıcı bir arkadaşımız aradı. “Dinç Bilgin’in torunu nerede okuyor, ailesi hangi arabalara biniyor, hafta sonları ne yapıyorlar, hepsini biliyorum. Bunun bedelini ödeteceğim” diye tehdit etti. O dönemde mafya böyle tehdit ederdi ve ondan korkulurdu. Ben çok telaşlandım ve Çakıcı’nın tehdidini Dinç Bey’e aktardım. Bana moral verdi.


Ne dedi?


“Boş ver, herkesin bir işi var. Onların işi tehdit etmek, bizim işimiz gazete çıkarmak” dedi. Siz de bilirsiniz. Bu mafya türü örgütlere yıllarca kimse dokunamadı. Çok şımarıktı bunlar. Çünkü mafyaya karşı hiçbir koruma yoktu ve mafya, Ergenekon türü yapılarla iç içeydi. Yakalandıklarında, devletten bazıları araya giriyordu ve serbest bırakılıyorlardı. Bunların kökü, AK Parti döneminde tamamen kazındı. Bence Ergenekon’un ortaya çıkmasında, mafyanın içeride olmasının etkisi de vardır.

Taraf











Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

who's online Google PageRank Checker Anadolu-Pasifik / Radyo Neşe Fm.

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=